Türkiye’de Seçim Sistemi Tartışması: Değişim Neden Gündemde?

Seçim sistemleri siyasetin yazılmayan anayasasıdır. Kim nasıl seçilirse, hangi oyun kim ne kadar değer taşıyorsa siyasi rekabet o zemine göre şekillenir. Türkiye’de bu zemin son on beş yılda iki kez köklü biçimde değişti: 2010’da cumhurbaşkanlığı seçiminin halka devri, 2017’de ise parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçiş. Şimdi yeniden tartışma masasında.

Neden tekrar gündem?

2023 cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turla sonuçlanması, sistem tasarımına dair farklı kesimlerden yorum üretilmesine yol açtı. Güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüş önerileri muhalefet partilerinden geliyor; iktidar partisi ise mevcut sistemin “karar alma hızı” ve “istikrar” açısından üstün olduğunu savunuyor. Her iki tarafın argümanları da somut verilere yaslanıyor.

Yüzde 10 barajının mirası

Türkiye, 1983’ten 2022’ye kadar yüzde 10’luk parlamento barajını koruyan ender demokrasilerden biriydi. Bu eşiği aşamayan partilerin oyları “boşa gitmekteydi” —2002 seçimlerinde geçerli oyların yaklaşık yüzde 45’i barajı geçemeyen partilere gitti ve parlamentoda temsil bulmadı. 2022’de yüzde 7’ye düşürülen baraj, temsil açığını daraltmaya yardımcı oldu; ancak yüzde 7 eşiğinin yeterli olup olmadığı tartışması sürüyor.

Orantılı temsil mi, istikrar mı?

Seçim sistemi literatüründe klasik bir ikilem var: orantılılık arttıkça istikrar azalabilir. İtalya, İsrail ve Hollanda gibi yüksek orantılılıklı sistemlere sahip ülkeler sık hükümet krizleri ya da uzun koalisyon müzakereleri yaşıyor. Almanya’nın karma sistemiyse dengeyi yakalamış görünüyor: seçmenin hem bölge temsilcisini hem de parti listesini belirlediği yapı, temsil kaybını minimize ediyor. Türkiye’deki tartışmalar da zaman zaman bu Alman modeline referans veriyor.

Bölge temsili sorunu

Türkiye’nin d’Hondt yöntemiyle işleyen çok milletvekilli seçim çevresi sistemi, nüfus büyüklüğüne göre il bazında milletvekili sayısı belirliyor. Ancak küçük illerin temsil ağırlığı büyük illere kıyasla orantısız biçimde yüksek kalıyor. İstanbul’da bir milletvekilinin temsil ettiği seçmen sayısı, bazı doğu illerindekinin dört-beş katı. Bu matematiksel eşitsizlik zaman zaman anayasa hukukçuları tarafından da eleştiriliyor.

Seçmen eğilimi değişiyor mu?

Kamuoyu araştırmalarına bakıldığında Türkiye’de seçmen kitlesinin sistemin teknik detaylarına değil, ekonomi ve yönetim kalitesine öncelik verdiği görülüyor. Buna karşın anketlerde öne çıkan bir bulgu var: gençler arasında koalisyon hükümetine açıklık 2015’e kıyasla belirgin biçimde arttı. Bu eğilim, partizan kimliğin mutlak belirleyici olmaktan çıktığını, “yönetim tarzı” tartışmasının daha geniş bir kitlenin radarına girdiğini gösteriyor.

Reform tartışması nereye evrilir?

Anayasa değişikliği için gereken 360 milletvekili eşiği, referanduma gitmeden değişiklik yapılmasını bugünkü meclis aritmetiğinde neredeyse imkânsız kılıyor. Muhalefet partilerinin sistem değişikliği konusunda ortak bir çizgide buluşamaması da reformun kısa vadede hayata geçmesini güçleştiriyor. Öte yandan yerel seçim dinamikleri, büyükşehir yönetiminin artan ağırlığı ve belki de 2028 seçim takvimi bu hesaplamaları değiştirebilir.

Seçim sistemleri fotoğraf makinesi gibidir: toplumdaki tercihlerin nasıl ve ne kadar net yansıdığını belirler. Türkiye’deki tartışma, kimin nasıl temsil edilmesi gerektiğini değil, aslında hangi siyasi aktörlerin hangi sistemde daha fazla avantaj kazanacağını sorguluyor. İkisini ayırt etmeden yapılan her reform önerisi yanıltıcı olur.